ERDEM OCAK

Yazar : ERDEM OCAK


Daha dün annemizin kollarında yaşarken...” Duyduğumuz ilk seslerin, uyurken bize söylenilen ninniler olduğunu düşünsek de; annemizin karnındayken (gebeliğin 4.ayından itibaren) başlarız sesleri işitmeye. Bilim tekniklerinin ilerlemesiyle birlikte yapılan çalışmalar da çeşitlilik göstermeye başlamış ve gebelik esnasında klasik müzik dinletilen bebeklerin kalp atışlarının belli bir düzene girdiği, anne karnındayken daha rahat pozisyon aldıkları; bunun yanısıra anneye yönelik olarak da stresi azalttığı görülmüştür (Arabin, 2002). Dolayısıyla, müziğin aslında vücudumuzun, ruhumuzun bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. İlerleyen yaşlarda müziğin etkilerini; sosyal iletişim becerilerini arttırmada, gerek bireysel gerekse de gruplar eşliğinde birlikte paylaşımda bulunma, beyne yönelik olarak birbiriyle etkileşimli birçok beyin bölgesinde etkili aktivasyon sağlama, vokal veya enstrümental improvizasyon ile hayal gücü ve yaratıcılığı geliştirme, ritim duygusuyla birlikte plan ve program yapabilme, hızlı problem çözebilme kabiliyetini geliştirme, enstrüman çalma ile de beynin her iki bölgesini aktif bir şekilde kullanıp bilişsel becerileri arttırma gibi ve daha birçok alanda sıralayabiliriz. Müzik Terapi dediğimiz alanda tüm bunlar, çocuğun gelişiminden itibaren çocukta dil ve konuşma gelişimi, sesleri tanıma, araştırma, ayırt etme, tepki ve reaksiyon geliştirme, dikkati toplama ve odaklanma konularında gelişimini destekleyen yalnızca birkaç öge olmakta. 

Müzik Terapi, her ne kadar adını son zamanlarda duyurmaya başlayan bir tamamlayıcı tıp uygulaması kategorisinde yer alsa da; tarihin ilk dönemlerinde şamanlar aracılığıyla başlayıp, Antik ve Orta Çağ’da etkisini sürdürmüş ve hatta Osmanlı ve Selçuk dönemlerinde dahi devam etmiştir. Bilimsel anlamda müzik terapi alanında yapılan ilk çalışmalar ise 1960lı yıllarda II.Dünya Savaşı’nın ardından yaralı askerlere ve savaş mağdurlarına uygulanarak başlamıştır. Yapılan bu çalışmalara baktığımızda ve müziğin evrenselliğini de düşünecek olursak; müzik terapisinin herhangi bir uygulama hedef kitlesi bulunmamaktadır. Gerek çocuk ile gerekse yetişkin ile bireysel veya grup seansları şeklinde uygulanabilmekte, danışanın dinlediği müzik tarzına, kültürel özelliklerine göre seanslarda kullanılan müzikler şekillenebilmekte, farklı ihtiyaçlara göre farklı hedefler belirlenebilmektedir. Aktif ve Pasif Müzik Terapi olarak temelde ikiye ayrılan müzik terapi yöntemlerinde pasif müzik terapi, danışanın telkin ve çeşitli motivasyonlarla müzik dinletilerek rehabilitesini amaçlarken; aktif müzik terapi, danışanın da aktif bir şekilde katılım gösterdiği, etkileşimin yüksek olduğu terapötik yöntemleri içermektedir. Bu bağlamda aktif müzik terapiyi; eğitimde kullanılan müzik terapi yaklaşımları, psikoterapötik yaklaşımlar ve medikal yaklaşımlar olarak 3 ana başlıkta toplayabiliriz. En çok bilinen ve kullanılan yaklaşımlardan biri olan Orff Yöntemi eğitimde kullanılan müzik terapi yaklaşımlarından yalnızca bir tanesidir. Bunun yanısıra müzik terapide; Nordoff-Robbins ile Yaratıcı Müzik Terapi, Serbest Doğaçlama Modeli gibi daha birçok terapötik yaklaşım bulunmaktadır.

Peki müzik ve müzik terapi ile ilgili tüm bu bahsettiğimiz aktiviteler herkesle yapılabilir mi; bu müzikal deneyim ve kazanımları herkes yaşayabilir mi? Tabii ki koca bir EVET.

Dünyaca ünlü piyano bestecisi Ludwig van Beethoven’in ağır işitme kaybına, Türk halk ozan ve müzisyenlerinden Aşık Veysel’in görme engeline ve daha birçok ünlü ismin engellerine rağmen nesillerden nesile dillerimizden düşmeyecek şarkılara imza atabilmelerinin engelleri ile hiçbir ilgisi yoktu. Belki de tam aksine; mevcut engelleri onlar için bir motivasyon, bir savaşma gücü kaynağıydı. Bizler de geçtiğimiz ay, SERÇEV ile birlikte gerçekleştirdiğimiz Dünya’ya Mesaj-III adlı, yönetmenliğini SERÇEV Dernek Başkanı Süheyla Gürkan’ın üstlendiği tiyatro gösterimizde de hemiparetik serebral palsili çocuklarımızla bir bakıma böyle bir başarıya imza attık. Dünya’ya verdiğimiz mesajda; engellerimizin olmadığını, her birimizin özel çocuklar olduğunu, farklı farklı renklerimizin olduğunu anlattık izleyicilere. Aylarca çocuklarımızla birlikte yaptığımız ritim ve vokalizasyon çalışmaları ile 18 farklı bireyin, tek bir ritim ile koordineli bir şekilde çalıp tek vücut olmalarının yanısıra; emeklerini sunmak için Devlet Tiyatrolarında sahneye çıkan çocuklarımızın sahne öncesindeki heyecanı, sahne sonrasında kendilerine duydukları güven ve gurur duygusu görülmeye değerdi. 

Bizler, adeta bir gökkuşağını andıran renkleriyle tüm çocuklarımızın güneşi ve yağmuru olmaktan gurur duyuyoruz. Sözlerime tarihte yaşamış şamanlardan birinin sözleri ile son verirken hepinizi sevgi ve saygıyla kucaklıyor, müziği hayatınızdan eksik etmemenizi diliyorum.

“Gözlerde Yaş Yoksa; Ruh Gökkuşağına Sahip Olamaz...”

 

Psikolog / Müzik Terapisti

Erdem OCAK