SEVGİ ATEŞ

Yazar : SEVGİ ATEŞ


DRAMAYLA YAPI BOZUM ARASINDA BİR KÖPRÜ: OYUN OYNAMAK 

Bilim insanı Galileo Galilei, zamanında “Kimseye bir şey öğretemezsiniz, ancak onlara içindekileri keşfetmeleri için yardım edebilirsiniz” diye güzel bir söz sarf etmiştir. Öyle ki öğrenme kelimesi ona yüklediğiniz anlam boyunca değişkenlik gösterir ve aslında bir şeyi öğrenmenin en iyi yolu onu öğretmekten geçer. Eğer bir şeyi öğrenmek istiyorsanız onu birine öğretmeye çalışın. Öğretirken, öğretme çabası içindeyken kendi bilmediklerinizle karşılaşıp bilmediklerinizi nasıl öğrenmeniz gerektiğini öğrenmeye başlarsınız. Örneğin bir fotoğraf makinesi alıp onu öğrenmek ve fotoğraf çekmek istiyorsunuz diyelim, sizce bir fotoğraf makinesinin nasıl kullanacağını en iyi kim bilir? Tabii ki o makinenin satıcısı bilir. Hangi düğmesi ne işe yarıyor, en hassas noktaları neler, günün hangi saatinde hangi değerle pozlama yapar ve bunun gibi bir sürü teknik sorunun cevabını onu satan kişiden öğrenebiliriz. Eskiden bu işler bugüne nazaran daha kolaydı, fotoğraf makineleri bu kadar karmaşık ve sayısal değildi, bir düğmesi bir lensi vardı ve siz düğmeye basıp fotoğrafı çekiyordunuz. Şimdi ise her teknolojik alet gibi fotoğraf makineleri de çok karmaşık bir sisteme dönüşmüş durumda. Haliyle fotoğrafçılık kursları size bu makinelerin en temel fonksiyonlarını öğretebiliyor, gerisi sizin keşif ve merakınıza kalıyor. 

Hem bir tiyatrocu hem bir fotoğrafçı olarak verdiğim eğitim ve seminerlerin en büyük katkısı bana farklı öğrenme metotları öğretmesi oldu, böylece bir konuyu anlatırken, öğretirken kendim de öğreniyordum. Hitap ettiğiniz kesime göre yeni anlatım yolları buluyordum ve bu zaman içerisinde benim için çok keyifli bir oyun olmaya başlamıştı, beni geliştiren bana katkı sağlayan faydalı bir oyun. Çünkü bir öğretici her zaman bir öğrencidir çünkü onun öğrenciliği asla bitmez. İşte bu aşamada dramanın, öğrenilmesi gereken diğer alanların yol göstericisi olduğunu söylemek yanıltıcı olmayacaktır. Bir şeyi öğrenmenin en kolay yönteminin oynayarak öğrenmek olduğunu söyleyebilirim. Doğum anımızdan itibaren oynayarak hayatı, hayatın akışını öğrenmeye başlıyoruz öncelikle. Amacı kendisi olan tek eylemin oyun olduğunu söyleyenler bunu boşuna söylememişlerdir elbette. Oyun ve drama ilişkisi bu bağlamda birbirinden ayrılmaz bir bütünlük oluşturmaktadır. Bilindiği üzere drama günümüzde eğitimin önemli araçlarından biridir ve dramanın en büyük işlevi bana göre hayatı yapı bozumuna uğratmak ve farkındalığımızı arttırmaktır. Çünkü farkında olduğumuz şeyleri görürüz ve gördüğümüzde onu biçimlendirip algımızda farklı bağlantılar kurarız. Dolayısıyla dramanın temeli olan oyun oynamanın işlevlerinden birisi de, bu algıyı kendi içinde farklı bağlamlarda bozup yeniden kurmamıza hizmet etmesidir. Öğrenmenin bir değil bin yolunu bu yolla keşfederiz. Dramanın bu esnek dokusu bireyin fiziksel ve zihinsel eksikliklerine hitap edecek şekilde biçimlendirilebilir ve bu biçimlendirme daha önce denenmemiş yeni yolların ortaya çıkmasına olanak sağlar. Dolaysıyla drama nedir sorusunun cevabı hiçbir zaman tek ve net bir cevap olamayacaktır. Açıkçası bana ilk derslerde en çok sorulan “Drama nedir?” sorusuna cevabım hep aynı olmuştur “Ben de bilmiyorum, sizinle öğreneceğim”. Eğer bir şeyin ne olduğuna dair kesin bir cevap verirseniz karşınızdakinin algısına, öğrenmesine ve beklentisine en baştan kendi cümle ve algınızla müdahale etmiş olursunuz. Bu her şey için böyle değildir elbet ancak sosyal hayat içinde kullanılan dramanın ve oyun oynamanın tanımının bu bağlamda ilk etapta bireyin deneyimleri sonucu oluşturulmasını beklemenin, dramayı geliştirecek bir eylem olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle ben dramanın cevabını ilk önce, oynayarak veriyorum. Tabii sonrasında oturup hep beraber konuşulmalı ancak katılımcıların dramayla ilgili onun tanımıyla ilgili kendi cümlelerini kendi deneyimlerinden yola çıkarak oluşturmaları onların, dramanın hedeflerinden biri olan bireysel gelişimlerine katkı sağlamaktadır. 

Drama dolayısıyla oynama eylemi hayatın içine karıştırılması gereken bir uygulamadır. Peki, bu nasıl olmalıdır? Genellikle drama ihtiyacı belirli yaş gruplarının olduğu drama kurslarında bir etkinlik olarak giderilmekte sonrasında ise çoğu katılımcı için rafa kaldırılmaktadır. Bunu aşmak için öncelikle, oyun oynama itkisini hayatımızın içinde aktif tuttuğumuz sürece başarılı olacağımızın farkına varmamız 

gerekiyor. Drama kurs faaliyetinden öte bir şeydir, dolayısıyla bunun farkına varılıp “hayatın akışına nasıl karıştırabilirim” sorusunun bireysel olarak acilen cevaplanması gerekmektedir. Genellikle örnek çalışmalarda katılımcıların bunu deneyimlemesi mümkün olmakla beraber gerçek hayatta bunu pek çoğu aktif tutamamaktadır. Bunun için önce hayatla oyun oynamayı öğrenmek gerekir. Örneğin bir balerinin olduğu billboarda bakarken o balerinin şişman bir erkek olduğunu ve yine de çok güzel dans edebildiğini hayal edebilirsek, balenin zarafet ilkesini yapı bozumuna uğratmış aynı zamanda şişmanlıkla ilgili ezbere bir önyargıyı kendi içimizde kırmış oluruz. Bu bakış açısı yani yapıbozum ile hayata bakmak bir kere uygulanmaya başladı mı, kendiliğinden hayatımıza sızar, algımızı değiştirip dönüştürür. Bunu bir oyun gibi ufak ufak günlük hayatımızın akışına sokabilirsek işte o zaman hayatla oyun oynamayı başarabiliriz belki de ve belki de böylece birçok sıkıcı ya da zor işin üstesinden gelebiliriz. Çoğunluğumuzun sevmeyerek gittiği iş hayatlarına sahip olduğu bir gerçektir ancak bunun üstesinden yine oyun oynayarak gelebilmek mümkün görünüyor. Oyun oynamak tasvir etmektir, hayal gücümüzün bahçesinde tasvir gücümüzün tüm olanaklarını kullanmak demektir. Örneğin yakan top oyununda topun gerçekten bizi eleyen bir yönünü tasvir ettiğimiz için top aşağı düşerken, çığlık atarak ama aynı zamanda telaş ve sevinçle toptan kaçmaya çalışırız; özetle yine ve yine, oyun oynarken önce tasvir ederiz. Oysa gündelik hayat koşuşturması içinde tasvir etme gücümüzü bırakmış durumdayız, güne öğrenilmiş ezbere eylemler halinde başlayıp yine aynı ezbere koşturmacalarla günü bitiriyoruz. Eğer o ezberleri bozacak şekilde oynamayı hayatımızın akışına dâhil edebilirsek farkındalığımız değişecek ve her şeye başka bir gözle bakmayı başarabileceğiz. Bunu en güzel uygulayanlar, hayatın akışını ezbere değil kendi gereksinimlerine göre değiştirip dönüştürerek karışlayanlar yani “engelli” bireylerdir. Hayal gücünün sınırlarının gelişmesine olanak sağlayan drama, çoğunlukla bütüncül olarak uygulanabilir bir eylemdir ancak söz konusu engellilik durumu alternatif yolların bulunmasını gerektirir. Bu nedenle onların hayatın içine karışması ve kendilerine uygun çoğu uygulamaların, alanların hala var olmadığı kamusal alanda kendilerine alan açması başlı başına bir oyundur ancak bu oyun yukarda bahsedildiği gibi eğlenceli olduğu için değil zorunda olunduğu içindir. Drama engelli bireyler için bu oyunu daha işlevsel ve daha iş görür bir biçime sokmaktadır çünkü hem kendi engellilik hallerini hem de -maalesef- hayatlarıyla kamusal alan arasında sonradan konulmuş engelleri aşmaları beklenir. Engelli birey yakınlarının engelli bireyi nerde konumlandırdığı çok önemlidir, onu öğrenmesi gereken bir öğrenci gibi değil aksine ondan öğrenilmesi gereken bir öğretmen gibi görmek gerekir. Onun öğrenmesi için önce size kendi koşullarını öğretmesi gerekir, ama bilinçli ama bilinçsiz. Çünkü onlarla beraber bizlerde yeni şeyler öğreniyoruz, öğrenmenin yeni biçimlerini keşfediyoruz. O nedenle oyun ve drama ilişkisi, hayat ve hayatı yaşamak arasındaki köprüye benzer. Tercih yapmamız gerektiğinde öğretilmiş hayatı mı yoksa bizim algıladığımız biçimde hayatı yaşamayı mı seçmeliyiz? Bunun cevabı oyunun içindedir. İşte bu yüzden hep oyunla kalın, oynayarak kalın.