TUFAN GÜNDÜZ

Yazar : TUFAN GÜNDÜZ


Prof. Dr. Tufan GÜNDÜZ

Bir Çocuk Denize Vurdu

Yıllar önceydi… Kara derili bir çocuk toprağa vurmak üzereydi; peşinde bir leş yiyici akbabayla görüntülenmişti en son. Kimse bilmedi o çocuğun son nefesini verdikten sonra akbaba tarafından yenilip yenilmediğini ya da akbabanın onun ölümünden umudu kesip uçup gittiğini. O fotoğraf karşımıza her çıktığına Afrika’nın açlıkla pençeleşen, toprak, su, elmas, petrol uğruna birbirini kıran ve yine birbirini ölüm tuzaklarına çeken halklarını hatırladık. Sonra unuttuk; sonra yine hatırladık. Sonra kanıksadık. Ödüllü bir fotoğraf olarak seyrettik bir süre. Sonra o ödülün niçin verildiğini, sanatçısının kim olduğunu da unutup, sadece bir fotoğraf olarak görmeye başladık. Çünkü biz insanlar sadece unuturuz.

Bir çocuk denize vurduğunda da unutmaya hazırdık esasında. O çocuk kumsala düşmeden önce, on binlerce mülteci, cebindeki son parayı da insan kaçakçılarının eline sayıp göçmen olmaya çalışıyordu. Akdeniz’de batan gemilerden sağa sola saçılan cesetler kıyıya vurdukça; hep başkalarının göçmen ya da mülteci olacağını, hep o ahmakların gemilerinin ya da botlarının batacağını, ama aynı ahmaklıkları yapmaya devam edeceklerini ve yine cesetlerinin sağa sola saçılacağını bildiğimizden başımızı yastığa rahat bir şekilde koyabiliyorduk. Öyle ya bu ahmak mültecilerdi kaçacak, batacak, ölecek ve saçılacak olanlar. Başka dünyaların çocukları ve başka tanrıların kullarıydılar; paralarını, canlarını, mallarını kaybetmelerinde mahsur yoktu. Çünkü onların cesetlerinin sağa sola saçılması, ölümün sadece onları seçtiği anlamına geliyordu ve biz hiç olmazsa şimdilik ölüm meleğinin meşguliyetinden istifade edip mutlu yaşantımıza dilediğimiz gibi devam edebilirdik. Öyle ki, Macaristan’dan Avusturya ve Almanya’ya doğru zoraki yürüyüşe geçenler giysinler diye eski ayakkabıları yollara dizmek; kek, kurabiye, ekmek, salam, sebze, meyve dağıtmak sadece vicdanımız rahatlatmak için vesile değildi; hemen ibadethanelere gidip, bu felaketleri sadece başkalarına verdiği hiçin kendi tanrımıza binlerce şükür kılmamıza da iyi bir vesileydi. Şükür ki, bizim tanrımız bizi koruyordu; mülteciler ise nasılsa kendi tanrıları tarafından da terk edilmişlerdi.

Ama bir çocuk denize vurdu, her şey alt üst olmaya başladı.

Bu çocuk hangi etnik kimliğe sahip olduğu bilincine henüz ermemişti. Bunun için bir kaç sene daha yaşaması gerekiyordu.

Bu çocuk kendi tayin etmediği bir politikanın, ortak olmadığı bir savaşın ve seçmediği bir sınır ötesinin çocuğuydu. Gel gör ki, o, bütün bunların da anlayacak yaşta değildi. Babasının onu kucağına alışı, annesinin sırtına sarışından başka kavrayabildiği tek şey, başka bir Tanrı’nın ülkesine doğru yola çıktığıydı. Açlık, susuzluk, yorgunluk, uyku, yolculuk, yürüyüş, beklemek, dinlemek, anlamak, para bulmak, bu parayı tanımadığı insanlara denizin birkaç kilometre ötesine kendilerini taşıması için vermek de kendisinin derdi değildi. Onu sırtına saran ya da kucağına alan zaten bütün bunları hesap etmişti. Ağlamak, naz etmek, istemek, sevilmeyi beklemek, canının yandığını, gözünün karardığını söylemek yasaktı. Sadece çişini söyleyebilirdi, arada bir de acıktığını, o kadar. Sek sek oynamak için çizdiği çizgilerin arkada kaldığının farkındaydı; beyaz tebeşirin ne olduğunu öğrenmek için ise henüz küçüktü.

Ama o bir çift siyah göz, uzun yolculuğu boyunca başka bir şeyin daha tanığıydı: Son yüzyılda Çin’de, Kore’de, Vietnam’da, Kamboçya’da, Tibet’te, Arakan’da, Sudan’da, Etiyopya’da, Bosna-Hersek’te, Bulgaristan’da, Yunanistan’da (ya da son bin yılda dünyanın her yerinde) diğer insanların yarattığı korkuyla yollara düşen mültecilerin ve onların çocuklarının; kendisi gibi sınırların ötesine savrulan bedenlerin, karşıdan bir elin uzanmadığı yumuk ellerin öykülerinin… Yol ona o kadar uzak, menzil o kadar belirsiz, hayat o kadar acımasızdı ki… Biraz daha direnebilmeyi çok isterdi; tutunmaya çalıştı, elinden tutan adamın dramıyla bir olup. Tuzlu suların büyük dalgalarıyla mücadele etmeyi bilmiyordu. Kendisinin başına gelenlerin, başkasının mutluluğuna vesile olduğunun farkına vardığında derin bir iç burkulması yaşadı sadece. Kalbinin tersine döndüğünü ve kanının renginin değiştiğini hissetti. Onu evinden, sokağından, şehrinden söküp, sınırların ötesine savuran insanlık, aslında kendi evriminin bir kurbanı yapmıştı o çocuğu. Aşağıların en aşağısı olarak başladığı hayatta insan, denizden karaya doğru yürüyüşünü tamamlamış; medeniyetler kurmuş, melekler, şeytanlar, tanrılar yaratmış; savaşmış, yok etmiş, yerinden oynatmış ve evrimsel gelişimini tersine doğru çevirerek yeniden geldiği yere doğru, sefillerin en sefili, aşağıların en aşağısı haline dönüşünü başlatmıştı. Son kurban bir çocuktu.

İşte bu yüzden o çocuk denize vurdu. 

… ve biz unutmaya hazırız.